Top, kale çizgisini geçtiğinde…
En son gittiğim maçta farkettim, artık taraftarı olduğum takım gol attığında eskisi gibi sevinemiyorum. Topun ağlara gittiği kesin olduğu o anda bile sevinmeyi erteliyorum, topun ağlara çarpmasını, ağların sarsılmasını, topun tekrar kale içerisinde zıplamasını bekliyorum. Topun ağlarda olduğuna yüzde yüz kanaat getirdiğim anda ise yan hakeme kayıyor gözlerim, “bir ofsayt mı var, acaba gol sayılmayacak mı bu” diye bakıyorum hemen. Farkında olmadan belki de bir saniyelik bu devreden sonra benden önce sevinmeye başlayanlara katılmaya çalışıyorum. Onların o golün olduğu, kantıksız ilk sevinçlerini kendimde duymaya çalışıyorum ama nafile. Yetişemiyorum o sevinç dalgasına. Bu yüzden gereğinden fazla uzatıyorum bazen, bazen ise erkenden kaçıyor isteğim. Ama hiç sektirmeden gol sonrası klasikleşmiş tezahüratlara veriyorum kendimi: “Gençler! Gençler! Ya da “Her zaman herde en büyük Gençler!” Zaten kaç kişiyiz ki maratonun göbeğinde, şarkı söylemek lazım, şimdi değilse ne zaman, burada değilse nerede?
Ama eskiden öyle miydi? Kendimden geçercesine deli gibi bağırırdım, golün zevkini çıkarırdım. Benimle birlikte hep beraber ayağa kalkan, ellerini havaya savuranlarla birlikte avaz avaz kutlardım bu heyecanı. Acaba yıllar geçtikçe daha mı kontrollü yaşama geçiyoruz, yaşanması gereken sevinçleri de mi artık doyasıya değil, yan hakeme kaçan gözlerle, bir şeylerin gelip de zevkimiz, tadımızı, tuzumu kaçırmasını bekler gibi yaşıyoruz?
Belki de ben her çeşit gol sevincini gördüğümden ya da kaçan onlarca çeşit golün artık nasıl kaçtığını hesaplamaktan sıkılmışımdır. Top süzüle süzüle ağlara giderken araya giren o kalecinin elini, yine topun zıplaya zıplaya kalabalığı yararken çarptığı direğin tokluğunu, son anda çizgiden çıkaran oyuncunun ayak ucunu, üç metreden önündeki topu içeri ittiremeyen beceriksiz futbolcuyu, vurmasına rağmen sahanın azizliğine uğrayan şanssız topçuyu, kaçan her gol sonrası çekilen o derin mi derin “ah”ları, gözün kapanıp, başın arkaya yaslandığı, ağzın yarım açıldığı, yumruğun sıkıldığı o anları bolca yaşamaktan duyulan sıkıntıdan bıkkınlık mı yoksa benimkisi? Ya da o defans oyuncusu son anda kafasını uzatıp topa vurmasaydı arkadan gelen bizim oyuncu atacaktı golü diye yapılan planlar, defans oyuncusunu sağ tarafından çalımı atsaydı kaleciyle karşı karşıya varacaktılara kadar giden analizler, sahadaki futbolcuya nasıl yapması gerektiğini arkadaşına fısıldamaktan, hakemin atağınızı kesen haksız düdüğünü duyduğunuz zamanki isyanlardan mı sıkılganlık artık bu?
Ne demişler: Hayat fena halde futbola benzer. Bence tersi de doğrudur bunun, futbol fena halde hayata benziyor; zira hiç bir şeyin garantisi yok. Takımınızın attığı gole bile sevinmeden önce, atılan gol her ne kadar nizami olsa da, bir kez daha düşünmeniz, topun çizgiyi geçmesini, yan hakemin bayrağını kaldırmamasını, hakemin de orta noktayı göstermesini beklemeniz gerekiyor. Eğer erkenden sevinirseniz sevinciniz kursağınızda kalabiliyor. Sadri Alışık’ın Serseriler Kralı‘nda hakime ağlayarak, ama bizim gözlerimizin içine bakarak söylediği bu unutulmaz replik canlanıyor nedense gözümde: “Bu da mı gol değil ha? Söyleyin, bunu da mı atamadım?”
1 comment so far
Leave a reply

guzel bir yazı olmuş tebrik ederim serhan